2. TÜRKİYE'DEKİ ETKİ AJANI BORSASI: FETHULLAHÇILAR...
Mevcut şeriatçı yapılanmalar içinde eğitime, dolayısıyla insana en fazla yatırımı yapan;
ABD'nin tüm dünyada tarikatlara öngördüğü modeli ülkemizde en iyi uygulayan fethullahçılar,
laik Cumhuriyetimizin öncelikli en büyük tehdidi konumunda. Arkalarındaki dış desteğin ABD
olduğunu bugün artık Türkiye'de de, dünyada da bilmeyen yok. Bilindiği gibi, bu illegal
yapılanmanın liderinin müritleri tarafından verilmiş "hocaefendi" ünvanı da Devrim Yasalarına
göre suç. Ancak, suç olmasına karşın ülkemizdeki kimi etki ajanlarının, üstlendikleri tüm
resmi sorumluluklara karşın, sözkonusu elebaşıları tanımlamakta kasden "hocaefendi"yi
kullanmakta ısrar etmeleri, diğer illegal şeriatçı yapılanmalar için de özendirici faktör
oluşturmuştur. Artık, süleymancılar, nakşiler, vilayet imamları için bile hocaefendi ünvanını
alenen kullanmaya başlamışlardır. Dolayısıyla yurtiçinde ve dışında laik hukuk devleti
aleyhine faaliyet gösteren hocaefendilerin yanısıra, hatta ahirete intikal ettikten sonra bile
müritleri tarafından bu ünvana lâyık (!) bulunan hocaefendilerin sayısında da tuhaf bir artış
gözlemlenmektedir.
Konumuza dönersek, işte bu hocaefendilerden biri, bir yılı aşkın bir süredir ABD'de "zorunlu
ikâmette". Nedeni, şayet dönerse, büyük bir olasılıkla, Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesine
sızma girişimine azmettirmek ve bu amaçla gizli teşekkül oluşturmak suçlaması ile açılacak
davalardan yargılanacak. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden Yargıtay'a, kendi deyimleri ile
adliyeden mülkiyeye, maariften emniyete kadar kadro gücünü kanıtlayan; avrasya ölçüsünde
dağıtımı yapılan bir gazete ile "yeryüzü kanalı" iddiasındaki bir televizyona, yılda 1 katrilyon
TL'nı aşan ciro yapan yüzlerce şirkete, yurtiçinde ve dışında 300 civarında okula, onbinlerce
ışıkevine, yüzlerce öğrenci yurduna, yüzlerce dersaneye, yurt içinde ve dışında
üniversitelere, -çoğu iyi derecede yabancı dil bilen öğretmen ve dış ticaret uzmanıonbinlerce
profesyonel personele, en az 25 milyar dolarlık bir mal varlığına sahip bulunan bu
illegal yapılanmanın hocaefendisi, iç ve dış desteklerine, DGM'de sırf vatanına dönebilmesi
için özel (!) surette TCK 313'e indirgenen davasına rağmen, Türkiye'ye dönemiyor. Oysa,
dönse, belki de Başbakan dahil TBMM'nde grubu bulunan tüm partilerin liderleri "geçmiş
olsun" ziyareti için sıraya girecek. Ama nerede? İmralı'da mı, işte o dönmediği-dönemediği
için de hiç kimse ziyaretçi kabul edeceği resmi koğuş binası hakkında bir tahmin yapamıyor.
Sözkonusu hocaefendilerden biri olan malûm zât, kalabalık maiyeti ile -buna 24 saat
yanından eksik olmadığı söylenen doktorları dahil-Pennsylvania Eyaletinde Philedelphia
yakınlarında özel bir çiftlikte yaşıyor. Çiftliğin bulunduğu bölgenin FBI koruması altında,
refakat memurlarını (conducting officer) gözetiminde olduğu ve buralardaki çiftliklerde
yaşayanlara birinci derecede özel öneme sahip koruma programının (countursurveillance
faaliyeti) uygulandığı kaydediliyor. Örneğin, telefon rehberinde hocaefendinin ya da bir başka
Türkün adı yok. Özel çiftlik arazisine girme yasağını belirten levhaları ve de refakat
memurlarını geçmek mümkün değil. Gerçekte bu çiftliğin, cemaatin gazetesinin
sorumlularının da aralarında bulunduğu, ABD yasalarına göre kurulan "Altın Nesil Vakfı"
adına FBI tarafından fethullahçılara 1991'in başında tahsis edildiği ve aynı yılın ortalarında
YÖK ya da MEB bursu ile bu ülkeye gönderilen fethullahçı yüksek lisans öğrencilerinin bir
yaz kampı oluşturarak söz konusu çiftlikte örgütlenme toplantıları gerçekleştirdikleri biliniyor.
Üstelik, CIA yetkililerinin Eyalet Valisi ile temasları sonucu, cemaatin eyalet sınırları içinde bu
yıl bir de okul açtığı gelen -teyidi alınmış- duyumlar arasında.
Fethullahçılar, bugüne kadar A.B.D. derin devleti (NSA, CIA, FBI, SDDS, NSC vd.) ile
ilişkilerini inkâr edecek bir açıklama yapmaktan sürekli kaçındılar. Hatta bu tür şüpheleri, hem
de hocaefendilerinin ağzından "dünya jandarmasının arkalarında olduğu" kanısını
uyandıracak, kamuoyunda kendilerine daha bir olağanüstü güç hamlettirecek açıklamalarla
artırmak için özel çaba sarfettiler (4).
Diyelim ki böyle bir durum yok, ileride takiyye yaparak bu girift ilişkiyi inkâr edebilirler. Şimdi,
fethullahçı yapılanmasının istihbarat tekniğine dayalı kısa bir irdelemesi, sizleri olası bir
inkârın tüm dayanaklarını ortadan kaldıracak verilere götürecektir.
İsterseniz en basitinden başlayalım, daha teknik ayrıntı ve bilgileri DGM Savcısı ile Askeri
Savcıya bırakalım: Hocaefendilerin tümünü "masum" varsayalım: A.B.D.'nde ikâmetin
yasayla belirlenmiş katı koşulları bulunmaktadır. Hiç kimse yasal olarak, resmi başvuru
yapmaksızın ve de gerekçesini belgelemeksizin -defactor statüsü hariç- bu ülkede altı aydan
uzun bir süre kalamaz.
Kaldı ki bu hocaefendilerin en ünlüsü, Haziran 1999'da Show TV'de Reha Muhtar'a yaptığı
bir saati aşan açıklamada, 14 gün sonra Türkiye'ye döneceğini taahhüt etmiştir. Tabii ki hem
de kamuoyuna yapılan bu taahhüt sahibi tarafından bugüne kadar hâlâ yerine getirilmiş
değildir. Hocaefendilerin tümünün yeşil karta sahip olmaları teknik açıdan olanaksız, çünkü
yasal koşullar uymamaktadır.
Bu ülkede yaşayanlar, sıradan insanlar için lotarya şansı (!) dışında yeşil kart almanın
zorluğunu ve formalitelerini çok iyi bilmektedirler. Gerçekte, ABD'de derin devlet koruması
altındaki hocaefendilerin, "kaç!" komutunu aldıkları andan itibaren CIA "İltica ve Taraf
Değiştirme Departmanı"nın acil (exfiltration) planına dahil olarak kendilerine tanıdığı
kolaylıklardan yararlandıkları bilinmektedir. Bu arada, Merve Kavakçı gibi ABD
vatandaşlığına alınmışlarsa o başka. O zaman her şey apaçık ortada olacağı için bu
irdelemenin ayrıca bir anlamı kalmaz. Bu arada, ABD Büyükelçiği ve Konsoloslukları,
hocaefendilerini ziyaret amacıyla cemaatten usulüne uygun gönderilen tüm ziyaretçilerin vize
problemini -10 yıllık vize vererek - çözümlemektedir. Cemaatten sızan bilgilere göre,
cemaate dahil dışticaretle iştigal eden tüm şirketler, temsilcilik açarak bu ülkeye sermaye
aktaracakları taahhüdünde bulunmuşlardır.
Hocaefendinin haleflerinden biri olan Amerika Kıta İmamı ve aynı zamanda cemaatin ABD
Başkanı İ. İsmail Büyükçelebi, -Başkanlık (imamet ve riyaset) merkezi New Jersey'de
bulunmaktadır- ülke
(yeni vatan) çapındaki sistematik örgütlenme çalışmalarına 11 Haziran 2000'de ABD'nin en
kuzeybatısındaki Seattle'daki bölge toplantısı ile start vermiştir. Bugüne kadar daha ziyade
saf insanlarımızdan para çarpmak için düzenledikleri himmet toplantıları, örgütlenme
toplantıları ile çeşitlilik göstermiş bulunmaktadır. Aynı toplantıların Kanada'yı da kapsayacağı,
cemaatin burada da sermaye aktarımı yoluyla göçmen vizesi kolaylığından faydalanarak
koloniler oluşturacağı önesürülmektedir. Zaman gazetesinden Nuh Gönültaş'ın deyimi ile
"Amerika'nın zorunlu keşfi" başlamıştır. Herhalde hocaefendileri, tarihe pekçok
sapkınlıklarının yanısıra, müritlerinin ikinci Kristof Kolomb'u olarak da geçme niyetindedir...
Hocaefendilerin aldıkları ilkokul mezunu emekli maaşı ile bunca süre ABD'de nasıl -hem de
Mayo Fethullahçı Kliniği dahil- tedavi görüp, 24 saat süreyle doktor gözetiminde nasıl
kalabildiğini; çiftlikte rutin harcamaların yanısıra, kâhya, aşçı gibi personelin maaşlarını nasıl
ödeyebildiğini; her hafta onlarca, bazen yüzlerce misafirin ağırlama masrafını nasıl
karşılayabildiğini kerametle açıklayan müritlere inanmak ne derecede olanaklı?!. Keza,
ilkokul mezunu olmanın verdiği yabancı dil düzeyi (!) ile İngilizcenin güncel terminolojisini de
kullanarak "Fountain" dergisine yazdığı akademik (!) düzeydeki makalelerin kerameti -her ne
kadar inanmasak da -nereden geliyor? Amazon şirketi, ingilizce yazılmış kitaplarını nasıl
pazarlıyor? CIA ile organik dayanışma içindeki ABD üniversitelerinden hangilerinde
hocaefendilerinin bilimsel (!) çalışmaları ile ilgili onlarca doktora çalışması yürütülüyor? Paul
Henze, Graham Fuller, Lois Freeh, Carey Cavanaugh gibi ünlü istihbaratçı ve malûm
kişilerle, hatta çiftlikte beraber kalıp, eyaletleri birlikte gezdikleri istihbarat memurları
(handolder) ile hangi dil düzeyi ile iletişim kuruluyor? Hiç şüphesiz bunlar küçük ve önemsiz
sorular.
Fethullahçı yapılanma, CIA'nın öngördüğü tarikat (sözde sivil toplum cemaati) modeline -
Mormon, Moon, Scientology vd. gibi- tıpatıp uymaktadır. Modelin amacı, tarikatları, birer sivil
toplum örgütü (NGO) olarak yeniden yapılandırmak; küreselleşme sürecinde mevcut düzene
karşı çatışma görünümü yaratmadan uysallaştırmak... Öncelikle müridin toplumsallaşması ile
başlatılan süreç, suya bir taşın atılmasıyla oluşan halkalar gibi müridi kuşatan çevreler
yaratmaya dayanıyor. Bu çevreler; Sosyal çevre/yakın çevre olarak ailenin ve müridin içinde
bulunduğu bir anlamda özel alan olan cemaat; Cemaatın kendi ekonomik, eğitim, sağlık,
teknolojik, politik ve kültürel sistemlerine dayalı kamusal alan (cemaatın kendi
gereksinimlerini karşılarken, bu sistemler aracılığıyla cemaatin sürdürülebilirliğine,
gelişmesine ve yayılmasına olanak sağlamaktadır); Tüm bunları da içine alan, cemaatın
inanç-düşünce sistemine göre oluşturulan yönetim sisteminden oluşmaktadır.
Yönetim sisteminde, kâinat imamından, düz müride kadar inen hiyerarşik sıralama önem
taşımaktadır. ABD için hiyerarşinin sadece tepesini kontrol altında tutmak yeterlidir, çünkü
cemaat disiplini nedeniyle tabanda sıkıntı yaşanmayacaktır. Oysa, ulus-devlet yapılanması
içinde sömürüye dur diyenler her zaman var olacaktır, dolayısıyla da hedef ülkeye yönelik
her yatırımının maliyeti ve riski yüksek olacaktır. ABD'nin tarikatlara öngördüğü modelde,
önemli olan hiyerarşinin tepesinde yer alan tek karar vericiyi ve veliahtlarını-varislerini sımsıkı
kontrol altında tutabilmektir. Bu modelde, hocaefendinin yanısıra, kıta imamları ülke imamları
ve de az sayıdaki danışman ABD'ne (CIA) muhataptır. Dolayısıyla istihbari gizlilik sadece bu
üst kesim için sözkonusudur. Daha altta yer alan bölge imamları, il-esnaf-semt-ev imamları,
ortaokul-lise ağabeyleri, serrehberler ve şakirtler, cemaatin özgün gizlilik kuralları
çerçevesinde faaliyet göstermektedirler.
Örneğin, ışık evlerinin gizliliği, en az emniyetteki kadroların gizliliği kadar önem taşımaktadır.
Yurtdışı faaliyet göstermeye tam yetkili muhatapların mutlaka kod adları (alias)
bulunmaktadır. Örneğin, hocaefendilerinden birinin Türkçe kod adları arasında "Abdülfettah
Şahin", "***" (üç yıldız), "Molla", "Dahhak" (arapça gülen anlamında) bulunmaktadır (CIA
nezdinde geçerli ingilizce kod adları henüz deşifre olmamıştır).
Pennsylvania'daki çiftlik adresinin gizliliği, en tepedeki hocaefendinin Türkiye'deki eski
ikâmetgahı konusu için de geçerlidir. Örneğin, resmi makamlara (mahkemelere) hâlâ ikâmet
adresi olarak (Accommodation Adress) bir aracı adres verilmektedir.
Adres incelendiğinde, İzmir'de faaliyet gösteren cemaate ait bir yayınevi çıkmaktadır. Tüm
resmi yazışmalar, İzmir Kemeraltı'daki bu adres üzerinden yapılmaktadır. Hatta adıgeçen,
ABD'de yaşadığı halde, bu ikâmet adresinde hala 150.000.000 TL (yüzellimilyon TL) maaşla
redaktör olarak çalışıyor gösterilmektedir. Aynı kişinin İstanbul'daki resmi ikâmetgahı ise
kayıtlarda yeralmazken, okul, dernek ve vakıf binalarında kendisine tahsis edilen özel
katlarda kaldığı, faaliyetlerini buralardan sürdürdüğü ve her ziyaretçi grubundan sonra sık sık
adres değiştirdiği bilinmektedir. Legal, devlet karşıtı olmayan, salt dinsel ya da siyasal
faaliyetlerde bile bu olağanüstü gizliliğe gerek duyulmazken, fethullahçıların bu aşırı
duyarlılığının özel nedenleri olsa gerektir. Bu örgütsel yapı ve gizliliğe verilen aşırı önem,
fethullahçıların bir Ajan Şebekesi (Agent Net) olduğuna ilişkin kuşkuları kuvvetlendirmektedir.
Sayıştay ve Danıştay başta olmak üzere adli ve idari yargıya, Anayasa Mahkemesi'ne,
İçişleri ve Milli Eğitim Bakanlıkları dahil devletin stratejik önemi haiz tüm kurum ve
kuruluşlarına ötedenberi ızma çabası içinde bulunan fethullahçılar, Türk Silahlı Kuvvetleri
içinse özel bir (infiltration) stratejisi izlemektedirler. Saptanan fethullahçı ajanların ordu ile
ilişkisi Yüksek Askeri Şura kararları ile kesilse de, bu stratejinin mimarlarının ve
yöneticilerinin yaptıkları bugüne kadar yanlarına kâr kalmaktaydı. Şimdi, gecikmeli de olsa,
bu sızma girişimlerinin sorumluları da –başta hocaefendileri, bölge ve il imamları, askeri okul
sınavları için özel ders veren dersane yönetici ve öğretmenleri olmak üzere- geriye dönük
olarak hesap vereceklerdir (gelecek sayıda, fethullahçılara uygulanacak askeri ceza
mevzuatının yanısıra, İmralı ve diğer askeri hapisanelerde --beyazsaray- konuklar için
uygulanan günlük program verilecektir. Takip eden yazılarda da fethullahçı yapılanmanın tüm
sorumluları; şûra üyeleri, kıta ve ülke imamları, bölge ve il imamları, medya ve eğitim
sorumluları, temsilciler, emniyetçiler ve de üst düzey bürokratların isimleri çarşaf listeler
halinde deşifre edilecektir - N.H.).
Bizzat kendi yandaşlarının açıklamalarına göre, hocaefendileri, yakın zaman öncesine kadar
Türk devletinin istihbarat örgütlerine ajanlık yapmaktaydı; bir başka ifadeyle gerekli ve önemli
bulduğu sakıncasız bilgileri -sırf gizli ilişkilerin ve amacın örtülmesine yönelik olarak (second
cover)- Türk ilgili makamlarına iletmekteydi.
CIA ile bağlantının gelişmesinden sonra bu tür enformasyon hizmeti, (double-agent) statüsü
içinde bir süre daha devam etti. CIA bağlantısı, fethullahçıların ve de hocaefendilerinin
yerinde yani kendi vatanlarında taraf değiştirmeleri (defection in place) sonucuna yol açtı; ta
ki bu çarpık ilişkiyi Türk silahlı Kuvvetleri ve MİT farkedinceye kadar kamuoyu onları "barışın,
hoşgörünün, uzlaşmanın" simgesi olarak tanımaya devam etti...
Fethullahçılar, bir yandan Türk Silahlı Kuvvetleri'ne sızmaya çalışırken, diğer taraftan malûm
hasım ülke istihbaratçıları tarafından öngörülüp geliştirilen (active opposition) stratejisi
çerçevesinde alternatif aktif direniş oluşumunu da hızlandırdılar.
Pompalı tüfek satışlarındaki patlamanın, yaz kamplarında uzak doğu dövüş sanatlarının
öğretilmesinin yanında, çok daha etkili olarak Polis Kolejlerine ve Polis Akademisine el attılar.
Alternatif silahlı kuvvetler, böylece 1975'lerden itibaren giderek güç kazandı.
Buralardan mezun olan fethullahçılar, tercihan polis okullarına, eğitim, istihbarat, personel,
bilgi-işlem birimlerine dağılıp kadrolaştılar. Emniyet içindeki nakşi-fethullahçı çıkar kavgasına
dayalı anlaşmazlık sonucunda, yakın tarihte ilk ve son kez olarak fethullahçılar aleyhine -
eksik de olsa- bir rapor yayınlandı. Ancak bu raporu yayınlayanlar, yaklaşık on yıldır
süregelen ama hiç kimseyi rahatsız etmediği anlaşılan "telekulak" skandalı gerekçe
gösterilerek tasfiye edildiler. Cüretlerini iyice artıran fethullahçı emniyetçiler, son kaset
olayından sonra ABD'ne sığınan hocaefendilerine resmi koruma sağlama çabası sergilediler.
Hiç şüphesiz, hakkında DGM tarafından hazırlık soruşturması yürütülen hocaefendiyi
devletten maaş alan emniyetçilerin tabiri caizse - kulağından tutup- Türkiye'ye getirmeleri
gerekmekteydi. Ama öyle olmadı, devletin parasıyla -hem de tüm yasal harcamaları
karşılanarak- bu ülkeye gönderilen bir başkomiserin moral anlamda "koruma" görevini
üstlenmesi, etki ajanlarının gücünü gösteren bir çelişkiyi de ortaya koydu. Özellikle söz
konusu başkomiserin görevini uzatma belgesinin altında imzası olan Sadettin Tantan'ın hâlâ
görevini sürdürüyor olması ve de diğer imza sahibinin (dönemin İçişleri Müsteşarı) şimdi
Ankara Valiliği görevinde bulunması, sözkonusu çelişkinin boyutlarını gösteren çarpıcı örnek
oldu. Bilindiği kadarı ile, gerek basında yeralan emniyetçi fethullahçılara ilişkin haberlere,
gerek devletin diğer istihbarat kuruluşlarının arşivinde mevcut bilgi ve belgelere ve gerekse
de MGK'nın yakın takibine rağmen, Emniyet Disiplin Yönetmeliği, bu şeriatçı organize suç
örgütü üyelerine değil de, onlara karşı olan memurlara karşı işletildi. Örneğin, geçtiğimiz yılın
sonunda, fethullahçı kadrolaşmaya karşı dikkat çeken Ankara Emniyet Müdürlüğü'nün ünlü
raporuna katkıda bulunan emniyetçilerin tamamı dahil, 38 kişiye çeşitli disiplin cezaları
verilirken, aralarında hiç fethullahçının bulunmaması oldukça dikkat çekiciydi. Oysa,
"telekulak" olayının gerçek faillerinin fethullahçılar olduğunu duymayan kalmamıştı. Hatta,
Alaattin Çakıcı ile Eyüp Aşık arasındaki telefon görüşmesinin kasetlerinin, keza Korkmaz
Yiğit ile ilgili kasetlerin hükûmeti sonlandıracak sonuçlar vermesi, fethullahçıların MİT ve
Genel Kurmay İstihbaratı'na muadil ve alternatif bir sivil istihbarat örgütü kurma çabalarını
hızlandırdığı kaydedilmişti. Bu örgütün, (audio surveillance) hizmeti, cemaati gizlemeye
yönelik yanıltıcı bilgi (build upmaterial) üretme hizmeti dahil, tüm teknik hizmetlerini
fethullahçı emniyetçilerin yürüteceği, siyasilere ve de hedef kişilere yönelik tehdit-şantaj
amaçlı özel bilgi bankası gibi çalışılacağı öğrenilmişti. Bu duyumların üzerine gidildi mi? Kim
gidecekti?
Başbakan mı, yoksa yardımcıları mı, yoksa İçişleri Bakanı mı? Yoksa, diyorsunuz, "mütareke
İstanbulunun işbirlikçi Osmanlı devlet adamlarının ruhları Ankara'da mı dolaşmakta?!."
Fethullahçıların ABD casusu, etki ajanı, yönlendirici ajanı ya da kısaca nüfuz casusu
olmadığını bugüne kadar iddia eden çıkmadı.
Hatta kendi yayın organlarında bile bu yolda bir inkâr söz konusu olmadı. Fethullahçılar,
hocaefendileri ABD'nde (refugee) statüsünde kalıcı olmadığını iddia etseler de, CIA nezdinde
tüm fethullahçılar, (walk-in) tabir edilen bir kategoride tutulmaktadırlar; yani kendi ayaklarıyla
ve gönüllü olarak ajanlık hizmetini talep ederek gelmişlerdir. Fethullahçılara göre, nasıl
Humeyni zorunlu sürgün sonrası bir gün İran'a dönmüşse, hocaefendileri de öyle anlı-şanlı
bir biçimde dönecek ve doğrudan Çankaya'ya oturacaktır. Bu beklentinin devamında, ABD
ise, küreselleşme önünde en tehlikeli bir ulus-devleti ortadan kaldırmanın, yerine kendi ılımlı,
uysal müslüman patriğini getirmenin nimetlerini görecektir. Ancak çift taraflı bu beklentiler,
fethullahçı gerçeğini ifadeye yeterli olmamaktadır. Fethullahçılar, asla ve asla ABD'ye
sığmayacak, CIA ile yetinmeyecek büyük ihtiraslara sahiptirler. "Kâinat İmamlığı"nı
hiyerarşide en üst makam olarak kabul eden fethullahçılar, her konuda olduğu gibi ajanlık
konusunda büyük düşünmekte ve büyüğe oynamaktadırlar. Bir yandan ABD ile ilişkiyi
sürdüren fethullahçılar, diğer yandan Vatikan, Fener Rum Patrikhanesi, Musevi Hahambaşısı
derken, farklı ülkelerin istihbarat servisleri tarafından yönetilen-yönlendirilen çeşitli
uluslararası kuruluşlarla da paslaşmaya başlamışlardır. Kimi zaman Lordlar Kamarası'nda
İngiltere Kraliçesi adına Lord Rotherham'ın elinden "İngiltere'ye Üstün Hizmet Ödülü" alan
fethullahçılar, kimi zaman İspanya'da "Leaders Club", "Editorial Office" gibi kuruluşlardan ya
da Orta Asya'da faaliyet gösteren "Booruker Vakfı" gibi NGO (!)'lardan ödül almaktadırlar.
Örneğin, Özbekistan'da 21 okulun, Hong Kong'da ise 1 okulun kapatılmasından sonra, gerek
Çin Halk Cumhuriyeti'nin ve gerekse Özbekistan'ın üzerinde büyük nüfuz sahibi olan
Almanya ile de temas kuran fethullahçılar, Alman dış istihbarat servisi olan BND'nin
tavassutuyla, ilk adımda
Afganistan'daki okul sayısını 6'ya yükseltmişlerdir. BND bağlantısı dolayısıyla Almanya'nın iç
istihbarat örgütü olan "Federal Anayasa'yı Koruma Teşkilâtı"nın desteğini de otomatikman
alan fethullahçılar, yaklaşık 2.400.000 vatandaşımızın yaşadığı bu ülkede, himmet parası
toplama ve yandaş-mürit kazanma amacına yönelik olarak Köln, Hanover, Münih, Ausburg,
Stuttgart gibi Türklerin yoğun olara yaşadıkları tüm şehirlerde "Y. Burg A.Ş." gibi şirketlerin
yanısıra, "Dost Yolu Derneği", "Türk Alman Akademisyenler Birliği", "İslâm Din Birliği" gibi
çok sayıda aktif çalışan örgüte sahip olmuşlardır. Anlaşılacağı üzere, fethullahçılar sadece
CIA hesabına çalışan tek taraflı ajan değil, (double-agent) olarak da piyasalarını
yükseltmişlerdir.
İngiltere'de de okul açan ve Londra'da büyük bir merkez binası satın alan fethullahçılar,
İngiltere'nin dahilde yabancılara dönük faaliyet gösteren MI5 ve dış istihbarat servisi MI6'nın
Uzak Doğuya yönelik faaliyet gösteren departmanı (CIFE) ve Orta Doğuya yönelik faaliyet
gösteren departmanı (MEIC) ile okullar konusunda müşterek çalışma yürütmektedirler. Daha
çok yakın zamana kadar Nakşibendiler ve İsmailiye mezhebi mensupları üzerinde
tartışmasız kontrol gücüne sahip olan İngiltere, fethullahçıları desteklemekle Türk
müslümanları konusunda da söz sahibi olma niyet ve iradesini ortaya koymuştur. Örneğin
Lord Rotherham, Londra'daki sözkonusu ödül töreninde, fethullahçıların toplam okul sayısını
kendi okulları gibir kabul ile övünerek "50'den fazla ülkede 500'den fazla müessese" olarak
açıklamıştır. Keza, fethullahçıların Balkanlarda Romanya, Bulgaristan, Arnavutluk, Moldova
gibi ülkelerdeki okullarının sayısını artırma çabalarının yanısıra, Yunanistan'da da okul açma
pazarlıkları bilinmektedir. Fethullahçıların şirket-okul açma, örgütlenme çabası içinde
oldukları diğer ülkeler ise aynen şöyledir:
Fransa, Belçika, İsveç, Norveç, Hollanda, Finlandiya, Danimarka, İspanya, Kanada, Çin ve
Japonya. Tüm bu ülkelerdeki okulların açılmasında Türkiye'nin sözkonusu ülkelerle
imzaladığı ikili kültürel antlaşmalar kesinlikle devredışıdır. Dolayısıyla fethullahçıların
yurtdışındaki okullarında Milli Eğitim Bakanlığı'nın herhangi bir denetimi de sözkonusu
değildir. Diyelim ki olsa bile bu denetimi yapacak birimin başında hâlâ militan bir
fethullahçının bulunması, devletin ve sistemin aczi adına oldukça manidardır. Dolayısıyla tüm
bu okulların açılma izni ve denetimi, ilgili devletlerin istihbarat servislerine aittir. Dolayısıyla,
fethullahçıların ikili ajan rolü oynadıklarına inanmak da doğru olmaz, onlar multi-ajan statüsü
ve işlevi dahilinde hareket etmektedirler. Fethullahçılar, Türkiye'nin hasmı olan ülkeler için en
uygun ve en zengin ajan borsasını oluşturmuşlardır. İyi derecede yabancı dil bilen,
hocaefendilerine "dog" sadakati ile bağlı, okul ve şirket açma izni karşılığında her şeye, kendi
devletine, ulusuna, gerektiğinde kendi söylemlerine bile ihanet edebilen -örneğin, Doğu
Türkistan Türklerini, Kosova Türklerini, Kerkük Türklerini yok sayacak kadar sağırlaşabilenfethullahçılar,
artık ulusal bir cemaat değildirler. Olsa olsa uluslararası bir ajan borsası: Okulşirket
açma izni ver, istediğin kadar ajanı tepe tepe kullan!..